Arınma ibadeti: Hacc -1-

Arınma ibadeti: Hacc -1-

Hamdlerin en güzeli, bizlere “Hacc” gibi yekün, kapsayıcı ve arındırıcı bir ibadeti, bir fırsatı bahşeden alemlerin Rabbine… Salât ve selam, bizlere “Haccı” en güzel şekilde öğreten, “Allah için haccedenin, anasından doğduğu gün gibi, tertemiz olacağını” buyuran öğreten, ebedî Rehberimiz Muhammed Mustafa’nın üzerine, O’nun tertemiz Ehl-i Beytine, Ashabına ve kıyamete kadar O’nun yolunu sürdürenlere, yolundan gidenlere olsun.

Bu yazımızda Hacc ve içerikleri üzerinde durmaya çalışacağız. Konuya giriş olarak Hacc’ın ta’rifi ve genel bir değerlendirme yapıldıktan sonra, Medine ve Mescid-i Nebevî’yi ziyaret üzerinde durulduktan sonra; asıl “Hacc İbadeti” anlatılacak. Gayret bizden, tevfîk muhakkak ki Allah’tandır.

Hacc, yönelme, kasdetme demektir. Ancak, salt “kasd” değildir. Belirlenmiş bir zaman diliminde, belli yerleri, belli usüllerle ziyaret demektir. Buna göre fıkhî bir terim olarak hacc; sene içerisinde belli aylarda” (Bakara: 197), hacca niyyet ederek ihrama girip Ka’be, Arafat, Müzdelife ve Mina’da belirlenmiş dinî vecibeleri şart ve usülüne göre yerine getirme ibadetinin tümüne denir.

Fıkıh kitaplarımızda bununla ilgili yeterince bilgi mevcut olduğundan, haccın fıkhî yönünü oralara havale edip, üzerinde fazla durmayacağız. Ama bir hükmü burada dile getirmeden geçmeyeceğiz.

Haccın farziyyeti Kitap, Sünnet ve İcma-ı Ümmetle sabittir. Namaz, oruç, zekat gibi. dolayısıyla kendisine farz olduğu ve oraya yol bulabildiği takdirde; İslam’ın beş temel şartından biri ve farz-ı ayn olan hacc ibadetini müslümanın vakit geçirmeden yerine getirmesi gerekir. Aksi halde günah işlemiş olur. Ta ki yerine getirinceye kadar.

***

Hacc, diğer tüm ibadetleri içerisinde barındıran cami’ bir ibadettir. Bu bakımdan hacc, hadislerde de dile getirildiği gibi, insanı pâk edici, silkeleyici yönüyle, insana ne olduğunu ve ne olmadığını hatırlatıcı, insanı aslî sılasına yöneltmesi cihetiyle başka hiç bir ibadetle, hiç bir mekanla, hiç bir şeyle kıyaslanamayacak ayrıcalıklara sahiptir. Tek kelimeyle “benzersiz” bir ibadettir.

Diğer hiç bir inanç sisteminde böyle “şümullu” bir ibadet mevcut değildir. Dünyanın hiç bir yerinde tüm “sadeliğine” ve “en kadim” ev olmasına rağmen, bu kadar görkemli, bu kadar yeni, bu kadar canlı-capcanlı bir mekan mevcut değildir olmayacaktır da. Dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir zaman tüm Peygamberlerin (aleyhimusselam) uğradığı bir belde de mevcut değildir. Hiç bir mevsim de bu kadar bereketli değildir.

Kısacası Ka’be sadece bu beldede, Arafat sadece bu beldede, Müzdelife, Mina sadece bu beldededir. “Haremeyn” sadece bu beldededir. Ve nihayet başta kendimiz olmak üzere, anamızın, babamızın, evlatlarımızın her şeyimizin kendisine feda olduğu Allah’ın Resulu, Sevgilisi, kainatın Efendisi, Resullerin Hatemi, âlemlere rahmet… ruhlarımıza nefes, gözlerimizin Nuru Hazret-i Muhammed Mustafa (sav)’in Mescidi, bastığı topraklar, ümmeti için akıttığı gözyaşları, mübârek Kabri, Sahabesinin çoğunluğu yine bu buradadır.

***

Şimdi gelin bizler de bu beldelere doğru pervaz açalım. Maddî ölçülerimizi, dünyevi yama ve kirlerimizi, bir çok fadid kıyaslarla “tebelleş olmuş aklı” bir kenara bırakalım. Kendimizi Allah’ın “boyasıyla” boyıyalım. Hasretle kavrulmuş, kuraklaşmış, çöle dönmüş ruhlarımızı hacc iklimine bandıralım, ter-u taze yapalım. Tek kelimeyle Hacc yapalım.

Lütfen, birilerinin buradaki bazı eksikliklerden ve bazı fazlalıklardan, esas haccı unuttukları gibi yapmayalım. Akletmeleri, sadece maddi gözle görmekten ibaret (ne ve ne kadar görebiliyorsa!) olan bedbin kimseler gibi bakmayalım. Akıl buralarda çok yerde geride kalır, yetişemez, arkanızda kalır. Bu buud başka bir buuddur, başka bir cephedir. Aklın herşeyi maddi ölçülerle kıyaslabileceği kuru bir taslak değildir. Ya değilse, orada o mübarek “evin” etrafında dönmeyi, elinizdeki çakıl taşlarını o taştan, topraktan direklere fırlatmayı “maddî akıl tarafınıza” nasıl anlatacaksınız. Bunu ancak “lahutî akıl yönünüz” anlar ve ondan feyizlenir ve esasında sizinle onların arasındaki fark da budur işte. Onlar çakıldıkları yerde kalsınlar biz ziyaretimize ibadetimize bakalım.

***

Medine’den başlayalım. Bazı hacıların Hacc’dan önce, bazılarının ise, Hacc’dan sonra ziyaret ettiği güzel şehirden. Buraya gelenlerimiz (gidenlerimiz demiyoruz) canlı olarak, gelemeyenler veya gelmeyenler(!) hayalen Medine’ye gelin.

Burası Mekke’den yaklaşık olarak 450 km. uzaklıktadır. İsmi İslâm’dan önce “Yesrib” idi. Ne zaman ki Resulullah’ın nuru ile aydınlandı, kendisine “el.Medinetu’l-Munevvere” denildi. Burayı sevgili kılan, Resulullah’ın, O’nun Ashabının ve O’nun Mescidinin burada bulunmasıdır. Kur’an’ın büyük bir kısmı burada nazil olmuştur. Ayrıca İslâm’ın aydınlatıcı nuru buradan dünyaya yayılmıştır. Resul-i Ekrem (asv) burada vefat etmiş ve mübarek kabr-i şerifleri de buradadır. Burası lal-u güher gibi sözleriyle, Kur’an’dan sonra hayatımıza yön veren Nebi’nin şehridir.

Mescid-i Nebevî’yi ziyaret edelim, “Ancak üç mescide ziyaret kasdıyla yola çıkılır” (Buhari’den, mefhum olarak) girelim, sevabı bin kat daha fazla olan namaz kılacağız. Evet: صَلاَةٌ فِي مَسْجِدِ هذَا تَعْدِلُ أَلْفَ صَلَاةٍ فِيمَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ إِلاَّ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ  “Benim şu mescidimde kılınan namaz, Mescid-i Haram dışındaki diğer mescidlerde kılınan namazların bin kat muadiline denktir.” (Nesaî: Mesacid). Bu ni’mete ulaştığımız için, sevincimizin eseri olarak şükür secdesi yapıyor ve hiç zaman geçirmeden O Sevgiliyi -bid’atlara girmeden- ziyaret ediyoruz. İslamî ölçülerde, “Kim kabrini ziyaret ederse şefaati ona vacip olur” (Beyhaki) ve selam veriyoruz. Zira O (sav) buyurdu ki: ما مِنْ اَحَدٍ يُسَلِّمُ عَلَىَّ اِلاَّ رَدَّ  اَللّهُ عَلَىَّ رُوحِى حَتَى اَرُدُّ عَلَيْهِ  “Bir kimse bana selam verince, Allah bana ruhumu iade eder, ben de o kimsenin selamını alır, ona karşılık veririm.” (Ebu Davud: Menasik).

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın Resulü.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın Nebisi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın seçkin Peygamberi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey rahmet Peygamberi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey gönderilmişlerin Efendisi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey nebilerin Sonuncusu.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey ümmetin Şefaatçisi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Seyyidel-Mürselin…

Allah’ın selamı sana ve Allah’ın kirlerini giderdiği, tertemiz Ehl-i Beytine olsun. Şehadet ederiz ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ederiz ki, sen Allah’ın Resulüsün. Allah sana “vesile”yi ve “fazilet”i versin  seni, sana va’dettiği “Makam-ı Mahmud”a göndersin. Allah’ım şu Resul’e, senden istenebilecek en yüksek makamları, en büyük mükâfatları ver…

İşte bunlar da kendisine her zaman en yakın olan sahabeleri, hanımları ve diğerleri. Allah’ın selamı onların da üzerine olsun.

***

Bakın Alemlerin Rabbinden almış olduğu fermanı okuyor. Haccı duyuruyor. Gelin onun mübarek feminden dinleyelim:

وَ لِلَّهِ عَلَى انَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَبِيِلاَ

“… Ona bir yol bulabilenlerin, Beyti (Ka’beyi) haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır…” (Al-i İmran 97).

Duyduk ve itaat ettik, iman ettik ey Allah’ın Resulü. İşte buradayız ya Resulellah, bildir bize sana bildirileni, duyur bize sana duyurulanı. Söyle ki, ruhlarımız sukunet bulsun. Söyle ki, kalplerimiz mutmain olsun. Söyle ki, itaat edelim. İtaat edilmek için gönderilensin sen. Söyle ki, söylediklerinle günah kirleri gider, kalpler cilalanır.

مَنْ حَجَّ لِلَّهِ فَلَمْ يَرْفُثْ وَلَمْ يَفْسُقْ كَيَوَْمِ وَلَدَتْهُ اُمُّهُ

“Kim Allah için hacceder de, kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu gün gibi (tertemiz olarak haccdan) döner.” (Buhari: Hacc, Müslim: Hacc).

Gördünüz mü, nasıl da ferahlattı içimizi. Duydunuz mu, bu lal-u güher sözleri. Farkettiniz mi, nasıl da rikkatli bir şekilde dile getiriyor. Bu sözlere uyulmaz mı, bu sözler dinlenilmez mi, bu sözlere vurulmaz mı insan? Yollara revan olmaz mı insan bu sözler için? Bu sözlerin sahibi olan Sevgili ziyaret edilmez mi hiç? Bu Ferid-un-Nas’a “anam babam sana feda olsun” denilmez mi? Alemlerin Rabbi İbrahim (as)’ma, onun şahsında Resulullah’a: “Sana gelsinler” der de ona gidilmez mi? Bakın ne diyor Allah?

وَاَذِّنْ فِي النّاسِ بِ الْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتيِنَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَميقٍ

“İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen incelmiş, yorgun develer (veya diğer vasıtalar) üzerinde sana gelsinler.” (Hacc: 27).

Geldik ey Halilullah! Geldik ya Resulellah! Biz bu çağrıya uyduk ve geldik. İnsanların başka başka şeylere çağırdığı şu karnda, şu saatlerde, biz yol “bulabilenler” olarak Rabbimizin emrine uyarak geldik. Dileriz dualarımız, namazlarımız, secdelerimiz, kurbanlarımız, tüm ibadetlerimiz, kısaca haccımız “mebrur Hacc” olur.

Gelmişken Ona soralım, “mebrur ve makbul hacc”ın karşılığı nedir acaba?

اَلْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ اِلاَّ الءْجَنَّةُ

“Makbul bir haccın karşılığı-mükafatı, ancak cennettir.” (Müslim: Hacc).

Allah-u Ekber! Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!

Gelin daha Medine’de iken kaldıralım ellerimizi, Rabbimize dua edelim. Şu Resul-i Ekrem (asv)’ı kendimize şefaatçi kılalım. Diyelim: Ya Rabbi, bizim de günahlarımızı affet, dualarımızı, duaları kabul olan hacıların ve umre yapanların duaları arasında makbul kıl. Senin şu Resul-i Ekrem’in (asv):

اَلْحُجَّأجُ والْعُمَّارُ وَافْدُ اللَّهِ اِنْ دَعَوْهُ اَجَابَهُمْ وَاِنِ اسْتَغْفَرُوهُ غَفَرَ لَهُمْ

“Huccac (hacılar) ve ummar (umre yapanlar) Allah’ın (evinin) ziyaretçileridirler. Kendisine dua ederlerse dualarına icabet eder, O’ndan bağışlanma dilerlerse onları bağışlar” diyor. (İbn-i Mace: Menasik). Biz de ona iman ediyoruz, o ne dediyse doğru söyledi. Biz de Hacc yapmaya geldik, yapacağız inşallah. Ka’be’ye ve Hacc için ziyaret edilmesi gereken diğer yerlere gitmeden, senin Resulünden bize rehberlik edecek şeyleri öğrendik. Ona sevgimizi gösterdik. Ona tabi olduğumuzu gösterdik. Bize söylediklerine iman ettik. Bu imanımızın bize vermiş olduğu cesaretle, günahlarımızın bütün hacaletine rağmen; ellerimizi sana açıyoruz. Senin kapına geldik, bizi eli boş çevirme ya Rabbi. Günahlarımız çok ama Resulüne hıyanet etmedik, onun emanetine hıyanet edenlerle beraber olmadık. Başka da güvenebileceğimiz bir amelimiz yok. Resulünü seviyoruz, Sen O’na Habibim diyorsun. Bizim de sevgilimizdir o. Bizi de şu Habibinin hatırına ver, af dilemeye geldik, affa layık olmasak da.

Ya Resulellah! Vallahi gönlümüz senden ayrılmaya razı değil, dağdar oluyoruz. Kelimeler, hatta nefeslerimiz boğazımıza tıkanıyor. Sanki bir el şiddetli bir şekilde gırtlağımızı sıkıyor. Firak acısıyla yutkunup duruyoruz. Tam olarak ne diyeceğimizi de bilmiyoruz. Biz aciz bendeleriz. Bizi mazur kabul et. Huzurundan ayrılırken, yine istiyoruz. Bir daha istiyoruz gelmeyi. Bir daha, bir daha… Bir daha ziyaret nasib olur mu, Allah bilir. Bize de şefaat eder misin ya Resulellah? Ahh… Seninle hemhal olduğumuz şu dakikaları, şu muhabbet anlarının zevkini, halavetini elimizden gelse de; şu vurulmuşluğu, aşkından öten bülbüller gibi tüm insanlığa şakıyabilseydik.

Gerçi sen hep alırsın selamımızı, sen hep cevap verirsin selamımıza.

***

Elveda ey Allah’ın Resulü!

Elveda ey Allah’ın Sevgilisi!

Elveda ey bizim en sevgilimiz!

Elveda ey ümmetini hiç unutmayan!

Selamların en tammı, en güzeli senin üzerine olsun. Elveda!

Hacc -2- Yakında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir