“GEZİ” Eylemine Nokta…

“GEZİ” EYLEMİNE NOKTA…

 

…Ve siz sabah olduğunda, uyanacağınıza o kadar emin olarak yatıyordunuz ki ertesi günün faaliyetleriyle doldurduğunuz beyniniz, vicdanınıza bastırarak, unutmanıza neden oluyordu, gerçekten hatırlamanız gereken gerçekleri.
“Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde, Sakın Pes Etme… Çünkü işte orası, gidişatın değişeceği yer ve zamandır. Hz. Mevlana”
Son günlerde yaşadığımız komedyanın taraflarına, okuduklarında “işte biz haklıyız” dedirten cümlelerle başladım. Konuşmamak, yazmamak, sessiz kalmak için direndim. Olmadı olamadı.
Gazdan boğulanları gördükten sonra, görevi sadece asayişi sağlamak olan polislerin, asayişi bozan “kötü adamlarmışçasına resimlerini çizenlerin, şapşalca sırıtmalarına” tahammül sınırlarım zorlandı.
Oradan buradan kopyalayıp yayınlanan, halkına zulmeden polis fotoğraflarıyla, kırılan polis kardeşlerimin sessizliklerine, kimseciklerin ses çıkarmamasına içerledim.
Ve düşündüm sessizce; Şehit Komiser Mustafa Sarı’nın, her an gözlerimin önünde olan, sevgili eşiyle çektirdiği o mutluluk dolu resimde ki gülen gözlerini yazmamanın, asıl hainlik olduğu kanaatine vardım.
Birilerine borcun varsa, yaşamda attığın her adım seni borcunla boğar “karanlığa gömüverir”. Doğruyu bağıramazsın mesela haykırarak. “İçinden ve sessizce düşünürsün”. Yanlış olana, eğri durana, yakıp yıkana, ses edemez, kızarmaz yüzünle “erir gidersin” dedim ve yazdım…
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dersin, taki gelip senin karşında “tıslayana kadar” sessiz kalırsın, dedim ve yazdım…
Sokakları tarumar edenlerin zihninden düşündüm, Efelenmeye başlamak için çevrende yüzlerce “Efe” bekler, tek başına çıkmasın Geziye, tenceresi tavası olanları beklersin, dedim ve yazdım…
Gezi eylemcilerine sormak istedim, Hep eleştirdikleri düşünceyi neden hiç dinlemek öğrenmek istemediklerini. “Yanlış yapıyorlar” diye ön varsayımlarıyla niyet tacirliği içinde karanlığa gömüldüklerini…
Sen birilerine “Karalar” çalarsan, iter kakarsan, görüntüleriyle dalga geçer aşağılar ve yok sayarsan, en kötüsünü yapar özgürlüklerinin kısıtlandığını haykırır onları konuşturmazsan, işte o zaman sen ilk rüzgârda kuru yaprak gibi savruluverir yalnızlıklarda kayboluverirsin.
Korkularla, sevgisizlik içinde kaybettiğimiz insanlığımızı, GEZİ KEPAZELİĞİ ile fark edemeyişimiz mi haletiruhiyemizi açığa vuran, yoksa kişisel tepkisizliklerimizi kalabalıklar arasında adam sanışlarımızla bağırmamız mı komik olan? Yada önyargılarımıza esir tuttuğumuz vicdanlarımız mı sokakları savaş alanına çeviren !!!
Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu bilindik hikâyeyi anlatır,
” Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”
Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylediklerinde, Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini tebessümle anlatır. Öğrenciler şaşkın… Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr. Ruskin,(Gezi Park Eylemlerinde olduğu gibi ) gülünç bir yanlış anlamanın yada kasıtlı oluşturulmuş önyargıların, insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.
Belki de hayatta yaşadığımız birçok şey, bize önyargılarımız ve bakış acılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükmekteler…
Dinleyen anlayan önemseyen ve özlenen yanımızı açığa çıkarmak için çaba sarf edecekken, her zaman olduğu, hep söylendiği gibi “Doğru söyleyeni kovsalar da dokuz köyden” Onuncu köyde güzel insanlarla dolu ülkemde, en iyisi olmaya çalışana kim ne zaman DUR diyebilmiş ki…
Sevgisizlikle yoğrulan kuru kalabalıklara dönüşürken, birilerinin –dürtmeleri ile yakıp yıktıklarımız mı bağlayacak bizi birbirimize.
Düşünsenize, kutsal saydığımız vatan topraklarını korumamız gerekliliğini vurgularken bile “nice kanlar dökülerek kuruldu bu vatan” diyerek başlarız cümlelerimize. Sevgiyi ta baştan kaybettiğimizi kabul edercesine cahilce yetiştirirken genç beyinleri…
Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Hacı Bektaş’ tan hiç hatır sormayız. Kendi kendimize yarattığımız şiddet iklimimizle kendi içimizde bir uzaklaşma yaratır ve sonrada bunu nasıl “çözceğizleri” düşünmeye başlarız.
Bunun yerine tıpkı Mevlana gibi “Ben ayırmak için değil birleştirmek için geldim, beri gel beri gel daha beri gel ama sevgiyle gel” diyebilseydik, onun gibi koşulsuz ve tüm insanları kucaklayan bir sevgiyle bunu yapabilseydik “çözceğizleri” de halledemez miydik?
En büyük yoksunluğumuz sevgisizliğimizi, yenebilmeyi deneseydik, birbirimize daha fazla tahammül edemez miydik? Bunu yapmak için mutlaka bir yol göstericiye ihtiyaç duymamız neden?
Düşünsenize, ailemizde bir sorun varsa bunu üst komşumuzun yada karşı apartmanda oturan arkadaşımızın düzeltmesine izin verir miyiz?
Aksine, çoğu zaman duymalarına dahi katlanamayız. “Karı koca arasına girilmez” deriz ama batırdığımızı söylediğimiz her şeyin kurtuluşunu birilerinde arıyoruz. Kendi kişiliğimize yaşam şeklimize uygun çözümler bulmaya çalışmıyoruz.
Böylece, mutsuz – sevgisiz bir toplum çıkıyor ortaya. İsterseniz, onlara yeni mutluluklar satıyor, isterseniz de mutsuzluklarını kullanarak birbirleriyle kavgalarını seyredebiliyorsunuz.
Sayın Devlet Bahçeli, Sayın Tayyib Erdoğan birbirlerine muhalif de olsalar, çok kere fikirleriyle birbirlerini yorsalar da, bu tablonun kardeş kavgasına dönüşmemesinde takdire şayan bir lider portresi çizmişlerdir. Zira, sevgi ve bağlılığı başka yerlerde arayarak vakit kaybettikçe batıyoruz. Birbirimizden uzaklaşıyoruz. Daha da kötüsü kendimizi de sevmemeye doğru gidiyoruz. Gözden kaçırdığımız en büyük kaybımız, Sevgi Kimliğimizi Kaybediyoruz.
Dr.Gökhan ÜRKMEZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir